Bir varmış, bir yokmuş…
Gökyüzünün en sessiz köşesinde, sadece uykusu gelen çocukların görebildiği bembeyaz bir Bulut Treni yaşarmış.
Her akşam güneş battığında, minik yıldızlar tek tek gökyüzüne çıkınca trenin düdüğü usulca ötermiş:
“Pof… Pof… Uyku zamanı geldi…”
Bu sesi yalnızca gözleri ağırlaşan çocuklar duyabilirmiş.
O gece Bulut Treni, penceresinden dışarı bakan minik bir tavşanı da yanına almış.
“Bugün nereye gidiyoruz?” diye sormuş tavşan.
“Kokulu Rüyalar Ormanı’na,” demiş tren.
Tren yumuşacık bulutların üzerinde sessizce ilerlemiş. Ne çok hızlı gitmiş ne de çok yavaş… Tam insanın içini huzurla dolduracak kadar yavaş…
Ormana vardıklarında lavanta kokulu rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe sallamış.
Ağaçlardaki baykuşlar gözlerini kapatmış.
Kirpiler küçük yuvalarında kıvrılmış.
Minik tilki kuyruğunu burnuna dolamış.
Kelebekler çiçeklerin üzerine konup uykuya dalmış.
Gökyüzündeki Ay Dede hepsine gülümseyerek bakmış.
Sonra küçük bir yıldız, gökyüzünden süzülüp tavşanın omzuna konmuş.
“Şimdi herkes dinleniyor,” demiş.
“Sen de gözlerini kapatırsan, en güzel rüyalar seni bulur.”
Tavşan derin bir nefes almış.
Bir…
İki…
Üç…
Gözlerini usulca kapatmış.
Bulut Treni de sessizce yoluna devam etmiş.
Belki bu gece senin pencerenin önünden de geçmiştir…
Belki de yıldızlar sana çoktan tatlı rüyalar hazırlamıştır.
Şimdi gözlerini kapat.
Yavaşça nefes al…
Ve kendini yumuşacık bir bulutun üzerinde, yıldızların arasında süzülürken hayal et.
İyi geceler…
Tatlı rüyalar…

